TÜRKİYE

Eğitimci Hayat Aras: ''Altay Dağlarından Kazdağları’na — Sengel’den Tahtakuşlar’a''

Eğitimci-Türkolog Hayat Aras,''Altay Dağlarından Kazdağları’na — Sengel’den Tahtakuşlar’a''adlı yazısında çeşitli değerlendirmelerde bulundu.

22 Eylül 2026 359 okunma 10 dk okuma
Eğitimci Hayat Aras: ''Altay Dağlarından Kazdağları’na — Sengel’den Tahtakuşlar’a''

ANKARA - BHA

Eğitimci-Türkolog Hayat Aras, yazısında şu ifadelere yer verdi:

''Galsan Çinag’la buluşacağımız yerin Tahtakuşlar olduğunu öğrendiğimde heyecanım ikiye katlanmıştı. Bir yolculukta iki güzelliği birden yaşayacaktım: Uzaklardaki atam, ulu kam ve büyük yazar Sengel Tuvası Galsan Çinag’la buluşacak; aynı gün Kazdağları’nın eteğinde yaşayan Tahtacı Türkmenlerini yakından tanıyacaktım. Sengel’in bilge kişisi Galsan ile Tahtakuşlar’ın can kardeşleri… Araya giren sayısız yılları ve binlerce kilometreyi tek bir bakışta eriten, zamanın ve mesafelerin unutturamadığı o gizli akrabalık, Kazdağları’nın esintisinde yüz yüze gelmişti. O gün, bu iki adın aynı hikâyenin içinde nasıl kökleneceğini ve tek bir yazgıda nasıl düğümleneceğini henüz bilmiyordum.

Eski adı "Kuşlar Bayırı" olan Tahtakuşlar, Kazdağları’nın gölgesine sığınmış köklü Tahtacı Türkmen yurtlarından biri. Onları, "tahtacılık" mesleğiyle anıp geçmek, titizlikle sakladıkları, özenle korudukları, büyülü kültür dünyasının eşiğine basmadan dönmek olur. Bu eski topluluğun Kazdağları’ndaki ayak izlerini sürdüğümüzde, karşımıza çıkan o bitimsiz göçerlikten yerleşik hayata geçiş hikâyesi bizi asırlık bir yolculuğa çıkarır. Toroslar’ın zirvelerinden Kuzey Ege’nin koyaklarına kadar keçe çadırlarında, mevsimlerin peşinde yaylak-kışlak bir düzenle yaşam süren Tahtacılar; ormana adanmış hayatlarını zamanla toprağa bağlı yeni bir yaşam pratiğiyle harmanlamışlardır. İşte bu konar-göçer yalıtılmışlık, onların uzak topraklardan getirdikleri kimliklerini bugüne ulaştırmalarını sağlamıştır.

Sıradan bir coğrafya unsurunun ötesinde olan Kazdağları, köyün ardında tüm heybetiyle yükseliyor. Sarıkız efsanesi çevresinde anlatılanlar, ziyaret tepeleri, dilekler, kurbanlar, ağaçlara bağlanan bezler dağın insan hayatındaki manevi yerini yüceltiyor. Ağaçlardaki çaputları görünce Moğolistan’daki ovoolar, Tuva’daki ovaalar ve diğerleri geldi aklıma. Dağlarda, geçitlerde, yol boylarında taşlarla yükselen, bezlerle işaretlenen, insanların önünde durup saygıyla dilekte bulunduğu o kutsal yerleri düşündüm. Ayrı tarihlerin ve süreçlerin içinden gelen insanlar dağı, ağacı, suyu, mezarı, atayı hangi anlamlarla hayatlarının içine ve merkezine alıyor? Birbirine bu denli benzeyen uygulamaların ardında ortak bir kök tarih mi, kültürel temas mı, yaşanılan çevrenin doğurduğu yakın insan refleksleri mi, yoksa birbirinden bağımsız gelişmeler mi bulunuyor? Bu soruların ardından zihnim, Kazdağları'nın esintisinden yeniden Sengel’e döndü.

Galsan Çinag, Moğolistan bozkırları ile Altaylar'ın kesiştiği bu zamansız dünyanın içinden, kamların ve göçerlerin felsefesiyle süzülüp gelmişti. Onun çocukluğunun geçtiği Sengel (Tsengel) bölgesinde; Tuvalar, Kazaklar, Moğollar ve Altayların yerel boyları çok kültürlü bir bütünlük içinde bir arada yaşamaktadır. İşte o gün Sengel; tüm bu oymak gelenekleri, ulu dağ kültleri ve bozkır mirasıyla birlikte, Galsan’ın önderliğinde Kazdağları'nın eteğindeki Tahtakuşlar’a konuk olmuştu.

Burada her yıl 6-7 Mayıs’ta, Hıdırellez’de mezarlıkta büyük bir buluşma gerçekleştiriliyor. Mezarlar temizlenip güllerle donatılıyor, kurbanlar kesiliyor, lokmalar hazırlanıp dualar ediliyor; yöresel kıyafetlerini giyen kadınlar kuruyemiş ve şekerlemeler dağıtıyor. Köydekiler bu geleneğe, "atalarla, ölenlerle buluşma" diyor. Bu bilgi beni önce doğduğum topraklara götürdü. Burada bahar bayramı olan Hıdrellez, Iğdır’da başka bir bahar bayramı olan Yenigün/Nevruz; mezarlıklarda ölülerle buluşma; yeni yılın ve uyanan baharın sevincini önce onlarla paylaşma geleneğinin bir başka yüzüydü. Ardından, Çuvaşistan’da ziyaret ettiğim bir mezarlık canlandı gözümün önünde. Orada da sonbaharda, hasat günlerinin ardından, toprağın verdiği bereketi atalarla paylaşma inancıyla kabirlerin üzerine yiyecekler bırakıldığını, yanlarına çatal ve kaşıklar konduğunu görmüştüm. Çocukluğumun Nevruz’u, Çuvaşistan’ın sessiz mezarlığı ve Tahtakuşlar’ın Hıdırellez’i… Elbette takvimleri, inanç çevreleri ve uygulama biçimleri birebir aynı değildi. Ancak hepsinin özü tek bir gerçeğe çıkıyordu: Ölüm sadece dünyaların değişmesiydi; uyanan her baharda ve toplanan her hasatta, gidenlere "Sevincimize siz de katılın." demekti belki de. 26 Nisan 2006’da aramızdan ayrılan, "Haydar Haydar" yorumuyla hafızalara kazınan Türk halk müziğinin çınarı Ali Ekber Çiçek de burada uyuyor.

Bölgenin kültürel kimliğini en net yansıtan odak noktası, kuşkusuz Tahtakuşlar Etnografya Galerisi'dir. Emekli öğretmen Alibey Kudar ve ailesinin çabalarıyla 10 Haziran 1991’de kapılarını açan bu özel mekân, köyün ilk, Türkiye’nin ikinci özel müzesi olmasının ötesinde, kırsal bir alanda hayat bulan ilk sergi merkezi olma unvanını da elinde bulundurmaktadır. Konar-göçer Tahtacı Türkmenlerinin ve Yörük topluluklarının geçmişine ışık tutan el emeği kilimler, özgün giysiler, halılar, çadır dokumaları, gündelik yaşam araçları, takılar, geleneksel çalgılar ve nadide el yazması eserler burada büyük bir özenle gelecek kuşaklara aktarılmaktadır. Bununla birlikte, galeri alanını adımlarken bir gerçeği gözden kaçırmamak gerekir: İçeride yer alan her parça yalnızca Tahtacı topluluğunun yerel geçmişine ait değildir. Zaman içinde genişleyen koleksiyona, farklı coğrafi bölgelerden ulaştırılan nitelikli hediyeler ve bağışlar da dahil edilerek zengin bir içerik çeşitliliği yakalanmıştır.

M. Selim Kudar’ın, mitolojiden sembollerin dünyasına uzanan Muatazmayinşatürta adlı o sıra dışı çalışmasının sayfalarını çevirirken içim kıpır kıpır olmuş, ruhumu derin bir keşif heyecanı sarmıştı. Kitabın her bir satırı, her bir görseli beni başka uzaklardaki bilgilerle çakıştırmıştı. Genç kızların defin sırasında gözlerine sürme çekildiğine dair kitaptaki satırları okuduğum an, zihnim beni saniyeler içinde binlerce kilometre öteye, Altay’a fırlattı. Ukok Platosu’nda, buzların içinden çıkarılan o ünlü kadın mumyasını, Ukok Prensesini düşündüm. Gözlere çekilen sürme ile Ukok kadınının tenindeki o asil dövmeler birebir aynı pratik olmasa da sonu gelmeyen sorular biriktirmişti heybemde: İnsan, ölüsünü sonsuzluğa uğurlarken o bedene nasıl bir anlam yüklüyordu? Yaş, cinsiyet, estetik tutkusu, toplumsal güç ve inanç; bir bedende hangi gizli simgelerle görünür hale geliyordu? Tahtakuşlar’da satır arasında rastladığım küçücük bir ayrıntı, Altay’da sessizce yatan o eski bedene bambaşka sorularla yeniden bakmamı sağlamıştı. Kudar’ın bu titiz araştırması, yerelde saklı duran bir izle, devasa bir coğrafya hafızasını birbirine bağlayan büyüleyici bir köprüydü.

Bu keşfin uyandırdığı yeni bilgileri anlamaya çalışırken galerinin girişinde şaşırtıcı bir görüntüyle yüz yüze geldim: Amerika'nın kuzeybatısından, Tlingit kültür çevresine ait oyma bir ahşap anıt direk, tam karşımda duruyordu! Tahtakuşlar’a, adına yakışır biçimde tahtadan, gövdesi nakış gibi işlenmiş bir ata simgesi... Kulağım aniden o ada kilitlendi: Tlingit. Şaşkınlıkla ürperdim; daha iki ay önce Altay Cumhuriyeti’nde, Galsan Çinag'ın da yurdu olan o dağların arasında, Telengit kardeşlerimizle birlikteydim. Tlingit ve Telengit… Bir Türkologun kulağının bu fonetik yakınlığı yakaladığı andaki o heyecanı gizlemesi imkânsızdı. Elbette dilbilimsel olarak seslerin yakınlığı, tarihî bir akrabalığın kesin kanıtı sayılamazdı; çünkü Tlingitçe ile Telengit Türkçesi tamamen ayrı dil ailelerinin topraklarındaydı. Fakat o an her şeyi unuttum. Benim için asıl büyüleyici olan, hayatın önüme çıkardığı o eşsiz tesadüftü: Kısa süre önce Sibirya’nın eteklerinde Telengitlerle dağ taş gezerken, şimdi Kazdağları’nın koynunda, sanki o uzak kıyılardan ses veren bir Tlingit eserinin önünde durmuş, iki ayrı dünyanın gizemini sorguluyordum. Yıllar önce bu ad benzerliğini duymuş ama merakımı hep yeni bilgilerle onaylayacağım güne saklamıştım. Yine de saklıyorum. Yanıtımı henüz bulmuş değilim ama benzerlik beni burada bulmuş, içimde uyuyan o büyük merakın fitili yeniden ateşlenmişti.

Asıl sıkıştırılmış şaşkınlıklar kapsülü, galerinin içindeydi; uzağın sözlük anlamı değişmiş, haritaların çizdiği sınırlar hükmünü yitirmişti. Bileğimde, Altay Cumhuriyeti’nin Şaşıkman köyünden aldığım, Altaylıların jılamaş adını verdiği kauri kabuklarından yapılmış bir bileklik vardı. Tahtakuşlar’daki vitrinde aynı kabuklardan yapılmış takıları, bezekleri görünce kalakaldım. Anadolu’da kauri; çılkak, yılanbaşı, deve boncuğu, it boncuğu adlarıyla da biliniyor; takılarda kullanılmasının yanında koruyucu bir nesne olarak görülüyordu. Bu karşılaşma beni sözcüğün Türk dünyasındaki izlerine götürdü. Aynı kauri Altaycada jılamaş, Hakasçada çılanmas, çılan pazı, Kazakçada jılan bası adıyla karşımıza çıkıyor; Hakasçanın ağızlarında ise tibe tizi “deve dişi” deniyor. Araştırmacılar “yılan başı” çevresindeki bu adları kabuğun biçimiyle ilişkilendiriyor. Altayca jılamaş sözü de jılan “yılan” + baş “baş” biçiminde açıklanıyor. Bu etimolojinin tarihî ses bilgisi ile Türk dillerindeki karşılıkları bakımından ayrıntılı değerlendirilmesini, başka bir çalışmaya bırakıyorum. Heyecanımın tanımı, aynı kabuğun farklı Türk coğrafyalarında benzer anlam çevresindeki adlarla anılması ve işlevselliğiydi.

Galeride ilerledikçe tanıdık nesneler çoğaldı. Karşımda duran kürek kemiklerinin benzerlerini Tuva’daki Düngür Şaman Kliniği’nde, Altay’da kayçıların çadırlarında… görmüştüm. Kürek kemiklerinin buradaki eşlikçileri kuzu ve sığır çeneleri, geyik boynuzları, koçboynuzları, at nalları, göz boncukları, üzerlik, karanfil ve diğerleriydi. Kürek kemiğine burada ne ad verilirdi? Nerede korunurdu? Çene kemikleri hangi inançla saklanıyordu? Geyik boynuzunun ritüelistik bir görevi var mıydı? Üzerlik nasıl tütsüleniyordu? Hangisi köyün yerlisinden gelmiş, hangisi ailenin yadigârıydı, hangisi galeriye sonradan katılmıştı? Başka bir coğrafyada benzerini görmüş olmak, bu soruların cevabını vermeye yetmiyordu. Aksine, soruları daha da çoğaltıyordu. Tanıdık görünen nesnenin karşısında "biliyorum" kibrine kapılmak yerine, onun bu topraklardaki kendi özgün hikâyesini dinlemem gerekiyordu.

Müzenin orta yerindeki geleneksel çadır, Anadolu’dan Sibirya’ya uzanan o uçsuz bucaksız sahanın izlerini barındırıyordu. Kurulumu, eşyaların dizilişi, motiflerin dili birkaç küçük değişiklikle tanıdık çağrışımlar taşıyordu. Hemen yandaki duvarda asılı duran konik, üçgen yapılı çadırın resmi, "Bir toplumun hafızası, her şeyi bu kadar mı eksiksiz taşır?" sorusunun karşılığıydı.

Kam kişinin adımları, o eski, kararmış kazanların önünde durduğunda, zamanın yönü birden tersine döndü. Galsan onlara bakarken, araya giren asırları ve binlerce kilometreyi silen koyu bir sessizliğe gömüldü. Bakışları bulutlandı, gözlerinin en derinine çocukluğunun esintisi oturdu. Kısık bir sesle, bu kazanların kendisini çocukluğunun geçtiği Sengel topraklarına götürdüğünü, yurtlarında da bu kazanlarda at eti pişirildiğini söyledi. Uzun uzun baktı onlara. İşte tam o anda, "Sengel’den Tahtakuşlar’a" köprüsünün zihnimdeki felsefi karşılığı ete kemiğe büründü. Sengel Tuvalarının bağrından kopup gelmiş koca bir yazar, Kazdağları’nın koynundaki bir Tahtacı köyünde, kendi çocukluğuna denk gelmişti. Az önce benim için sadece soğuk bir mutfak gereci olan o kazan, onun duygu dolu sözcükleriyle gözümde, bir anda harlı bir ateşin üstüne oturdu; altındaki odunlar çatırdadı, aşı kaynadı ve çevresine neşeli göçerler üşüştü. Büyük kurultay kuruldu, toy ve şenlik başladı. Bir eşyanın kültürel değeri; yaşı, malzemesi ya da formuyla ölçülemezdi. Onu ruhuyla tanıyan, belleğiyle besleyen bir insan konuştuğunda; nesnenin özünde uyuyan gizli dünya, küllerinden yeniden doğuyordu.

Günün en zarif anı, az sonra iki kadının sessiz ve soylu duruşunda canlanacaktı. Galsan’ın hayat arkadaşı Sabine, Hasan Kudar’ın anneannesinin önünde saygıyla eğilerek ona gök mavisi bir kadak uzattı. Geldiği toprakların töresinde kadak; gökyüzünün sonsuzluğunu, sarsılmaz bağlılığı ve iyi dilekleri simgeleyen, törensel olarak sunulan uzun bir kumaştı. En saygın konuklara iki elle sunulan o gök mavisi kumaş, anneannemizin boynuna bir onur nişanı gibi sarıldı. Onun bu ağırlamaya yanıtı ise gecikmedi; kendi elleriyle buğday saplarından ördüğü, ay yıldızlı al yazmayı Sabine’ye verdi. Biri Altaylar’ın eteğinden esip gelen gökyüzünün mavisi, öteki Kazdağları'nın gölgesinde bir Türkmen kadınının parmaklarında can bulan bayrağın alıydı. İki mütevazı armağan el değiştirirken tarih; geçmişi tek bir dokunuşla eritmiş, iki güzel yürekli ananın varlığında, ortak yazgıyı yeniden düğümlemişti.

O gün Tahtakuşlar, bana da pay ayırmıştı. Siyah zeminli, kenarları renk renk oyalarla bezeli bir yazma. Mavi kadak, ay yıldızlı al yazma ve o cıvıl cıvıl oyalar… Üç nadide nesne aynı gün Kazdağları’nın gölgesinde yan yana gelmişti. Sabine kendi coğrafyasının ruhunu taşıyan kadakı burada bırakıyor, Tahtakuşlarlı bir ana el emeği al yazmayı ona emanet ediyor, ben de oyalı örtümle oradan ayrılıyordum. Eşyalar el değiştirirken, taşıdıkları anlamlar yeni sahiplerinin yaşamına ilmek ilmek işleniyordu.

Birden, Hasan Kudar’ın anneannesine seslenişi yankılandı kulaklarımda: “Eci!…” Tahtakuşlar’ın havasına karışan bu tek hece aslında hiç de yalnız değildi. Anadolu ağızlarındaki eci/ece, Türk dünyasının uzak kollarındaki eçe/eje ve Moğolcadaki eej “anne” kelimesi bir anda zihnimde yan yana geldi. Bu yalın hitap, bana nesneler kadar sözlerin de derlenmesi gerektiğini fısıldıyordu. Tahtakuşlar’ın bilinenleri bütünüyle kayda geçirilmeliydi: mutfaktaki yemek adlarından tezgâhtaki dokuma terimlerine, oyaların gizli manalarından dağdaki otlara, börtü böcekten kuş adlarına kadar her şey tam da doğduğu yerde öğrenilmeliydi. İnançlara, geçiş ritüellerine ve eski yer adlarına dair tüm sözcükler yöre insanının kendi sesinden derlenmeli; hele ki göç kültürünün o köklü söz dağarcığı, son tanıklar da göçüp gitmeden koruma altına alınmalıydı.

Tahtakuşlar’a gelirken yalnızca Galsan Çinag’la buluşacağımı ve Tahtacı Türkmenlerini tanıyacağımı, bu iki güzel tanıklığı aynı güne sığdıracağımı düşünmüştüm. Oysa günün sonunda öğrendiklerimin sınırlı, öğreneceklerim ise sınırsız olduğunu bir kez daha anladım. "Altay Dağları'ndan Kazdağları’na" ifadesi, benim için düz bir soy kütüğü ya da kesintisiz bir göç yolu akışını anlatmıyor. Türk dünyasında yıllardır peşinden koştuğum kültür sorularının, Kazdağları’nın eteğinde, yeniden önüme çıkışını simgeliyor. "Sengel’den Tahtakuşlar’a" uzanan çizgi ise çok daha somut, çok daha güçlü bir bağ... Çünkü o bağın ete kemiğe bürünmüş gerçek bir karşılığı vardı: Tahtakuşlular ve Galsan Çinag.''

Kaynak: BHA

Paylaş X Facebook

Yorumlar 0

Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.

Yorumlar moderasyondan sonra yayımlanır. Hakaret ve reklam içerenler onaylanmaz.

TÜRKİYE kategorisindeki diğer haberler

Sonraki haber yükleniyor…

Deneyiminizi iyileştirmek için çerez kullanıyoruz. Detaylar için Çerez Politikası.

Marka Flower Çiçekçi